Skip to content

Jérôme Bel Gibi Çağdaş Koreografları Anlamak Adına Yapısalcılık Sonrası Felsefe Üzerine Bir Ders (Ve Neden Siz Önemlisiniz)

Gurur Ertem

“Düşünüyorsunuz, öyleyse varım”.

Ivana Müller, Under My Skin

Jérôme Bel, son on yılın en beyin bulandırıcı/dolandırıcı ve en fazla taklit edilen koreograflarından biri oldu. Avrupa çağdaş dans alanında şu anda “kavramsal dans” gibi tuhaf adlandırmalar altında dolaşımda olan ve Bel’inkine benzer koreografik sorgulamarı paylaştığı iddia eden yaklaşımları kategorik olarak haz duyulması gereken eserler olarak lanse etmek istemesem de, Bel’insorgulamalarını ve dans alanında neyin neden yaptıldığına dair tutarlı bir kurnazlık ve zekâ içersinde vücuda getirdiği eserler önünde eğilmek gerektiğini itiraf ediyorum.

Jérôme Bel, Fransa’daki Centre National de la Danse – Anger’de koreografi eğitimini tamamladıktan sonra kendi eserlerini üretmeye ve geleneksel dansta bulunan beden-kimlik-benlik-hareket temsil etme biçimlerini ve gösteri sanatları alanında varola gelen hiyerarşilere dair tespit ettiği problemlere meydan okuma stratejilerini geliştirmeye koyuldu. Kimi otobiyografik olarak nitelendirilebilecek eserlerinde de ifade ettiği gibi, koreografi eğitiminden sonraki iki sene boyunca okuduğu, başta Guy Debord’unGösteri Toplumu olmak üzere, birçok felsefi-sosyolojik çalışma, araştırmalarına yön verdi. “Yazarlık”, “yazarın otoritesi”, “iktidar” ve “koreografi” ve/ya “koreografik iktidar” üzerine, bedenin temsiliyet biçimleri ve dansın genel temsil yöntemleri üzerine denemelerde bulundu. Dansı verili bir mekânda vuku bulan şekiller ve figürlerden öteye taşımak isteyerek koreografinin ne olduğuna dair sorularını geliştirirken, hikâyeleme, dışavurum, ve formun kendisi ile ilgilenmedi. Daha ziyade, dansı oluşturduğu varsayılan öğelerin birbiriyle ilişkileriyle ilgilenerek bunların dans yapmak için gerçekten gerekli olup olmadığını sorguladı. Yaptılarını kolaylıkla sabit bir anlam yüklenebilecek belirli bir işaret ile giydirilmiş kapalı yapılar olarak sunmaktansa, koreografik evrenini üzerine birden çok anlamsal örgü, milyonlarca yorumsal olanak yüklenebilecek “açık bir metin” olarak kurguladı. Elbette, bu eserlere dair okumalar, sunuldukları ortam, izleyicilerin birikimi, eğitimi, habitusları, vs gibi verilerden dolayı (teoride böyle olmalarına rağmen patikte) sonsuza kadar genişleyebilecek dosyalar değildir. Bu çerçeveler, tabii ki, mümkün olan okumları belirleyen, işe katılımımızı kısıtlayan etmenler olarak durmaya devam ederler.

Kuşkusuz ki koreograflar, genel olarak, herhangi bir fikir veya kavramı süslemek, altını çizmek ya da beden diline ya da “modern dans adımlarına” tercüme etmek için yola çıkmaz. Bunu yapmanın – oturup bu konular hakkında bir kompozisyon yazmak gibi daha kolay yöntemleri var iken – zahmetine girmezler. Ancak, Bel ve onun neslinden bazı koreograflar, eserlerinde yapısalcılık sonrası düşünürlerin ve edebiyatçıların kendi alanlarında yaptığını dans alanında gerçekleştirdiler. Bunun kötüsü veya dramatik kurgusu gelişmemiş versiyonlarının da dişe gelmeyen bayatlamış beyaz leblebi kıvamında eserler olduğu da bir gerçek…

Roland Barthes ve Michel Foucault’nun “yazar”, “yapıt” ve “metin” üzerine harcadıkları mürekkebin mirasını yalayan Bel, kimi eserlerinde açıkça ifşa etmekten kaçınmayarak bu nosyonları dans alanında düşünmeye davet ediyor. Bunların ne olduğuna dair kendini gölgede hissedenler için, sözü geçen düşünürlerin ilgili önermelerinin çevresinde bir yürüyelim.

….
From Work to Text’te (1971) (Yapıttan Metne?) Roland Barthes’ın ifade ettiği üzere, Einstein’ın kuramları fen bilimleri alanında nasıl çalışılan nesneye yaklaşımda kullandığımız çerçevelerin göreliliğini ifade etti ise, Marxizm, Freudyenizm ve yapısalcılığın da yazın/edebiyat alanında öngördüğü gibi, okuyucu, yazar ve gözlemleyicinin de aralarındaki ilşikinin görelileştirilmesi gerekir. Bu da, çalışma nesnesinin yeniden kurgulanmasını, “yapıt” fikrinden öte bir nesnenin tahayyülünü gerektirir. Bu yeni araştırma nesnesinin “metin” olduğunu öneren Barthes, bunu anlamak/deneyimlemek/anlatmak için birkaç yaklaşım önerir: Barthes için metin ölçülebilir bir nesne değildir. Yapıt ve metin arasındaki fark nesnel bir fark olmaktan çok, metodolojiktir. anlamdadır. Yapıt kitabın mekanını işgal ederken metin daha çok farklı enerjilerin dolaşıma girdiği metodolojik bir alandır. Yapıt görülerbilirken, metin daha çok göstermeye, gösterilenin açınlandığı alana işaret eden bir jesttir. Bunun hakikati ancak söylem alanında vuku bulabilir. Metin ancak üretim edimi olarak deneyimlenebilir; oluşmaya başladığı anda, ya da edebiyat alanında durmaz; farklı janrları ayırd etmek için kullanılmaz. Metni otuturan kuvvet, tam da geleneksel sınıflandırma sistemlerini yıktığı noktadadır. Metin her zaman paradokssaldır.

Metin, göstergeye (sign) karşı bir tepki olarak deneyimlenebilir. Yapıt anlam verme (significafion) üzerine kapanıken ya da kapatılırken, metin gösterileni (signified) sonsuza kadar erteler. Bu, gösterenin anlaşılmazlığından değil, bunu anlamlandırabilecek, anlamlamaya sokacak oyunlar davet ettiğindendir. Metni yöneten/yönlendiren mantık kapsayıcı değil, kinayelidir. Dolayısıyla, çağrışımlara ve enerji boşalımlarına yön veren aktiviteleri teşvik eder. Metnin kapanış noktası yoktur ve çoğuldur. Anlamların bir aradalığı değildir; anlamlandırma yolundaki geçişin ta kendisidir. Bir tek yoruma cevap vermez ama bir çoğalmaya, bir saçılıp yayılmaya önayak olur. Metinler zaten çıkış noktaları itibari ile “metinler arasıdır” (intertextual) ve herhangi bir metin, kendini oluşturan “kurucu babadan” bağımsız bir şekilde okunabilir. Yazar ve yazarın hayatı, oluşturduğu iddia edilen kurmacanın giriş noktası değil, ancak bunun okunmasına katkıda bulunan onlarcasından biridir. Metnin üzerinde yazanın otoritesi yoktur! Yapıt bir tüketim nesnesi iken metin okuma eylemi içersinde aktif olarak üretilir ve bu okuma ve yazma arasındaki mesafenin alt edilmesini öngörür. Ki bu mesafe, tarihsel olarak yaratılmıştır.

Yazarın Ölümü’nde ise (1968) Barthes, dili (benim okumama göre görsel, işitsel, yazınsal dili) bunu telaffuz eden kişinin diline yerleştirir. Eylem ve edim içinde bulunana, bunun içinde varolan yazar değil, bu anlamlardaki dilin kendisidir. Yazar yalnızca yazma anında varolan varlıktır. Modern yazıcı, metinle doğar, yazar nosyonunda olduğu gibi bundan once doğmaz. Her metin şu anda ve burada yazılır. Telaffuz etme, telaffuz edilme bağlamı dışında başka bi edim içemez. Dilin kendinden başka çıkış noktası yoktur yani.

“Yazın”ın çoğulluğununda herşeyin deşifre edilmesi değil, açıklığa/ özgürlüğe kavuşması gerekir. “Yazın”ın mekanı, üzerinde geiznmek içindir, delinmek için değil. “Yazın” anlamı sürekli buharlaştırılmak üzere öne surer. Metin birçok kültürden türeyen yazınlardan oluşur ve birçok ilişkisel diyaloğu içerir. Bu çokluğun yoğunlaştığı yer yazar değil, okuyandır!!!!

Yazarın ölümünü benzer bir şekilde beyan eden bir başka düşünür de Fouault’dur. “Yazar fonksiyonu” (author function) ile önerdiğiWhat is an Author (1969) adlı denemesinde, yazarın metni anlamlı kılan çıkış noktası oldğuna dair varsayımları sorgular. Bu ilişkinin tarihsel olduğunu teslim eder ve bu durumun 17. ve 18. yüzyıllarda ortaya çıktığını ve hangi ideolojik sebeplerden dolayı olduğunu anlatır. Bu tarihçe, aynı zamanda, bireyselleşmenin tarihidir. Yazar fonksiyonunun mülkiyet ve kendine mal etme ile ilgili olduğunu ortaya koyar; yazarların birey olarak cezalandırabilirliğini şle birlikte ortaya çıktığını savunur.

Foucault’nun yazar fonksiyonuna dair analizleri, benzer yapısalcı ve sonrası düşünürlerin “özneyi” anlamın üretiliş ve kavranışının ve tarihin vazgeçilmez aktörü olmasının eleştirisi ile ilişkilidir. Foucault’ya göre yazarın satütüsü tamamen ideolojik olup, yazar ve yapıt arasındaki ilişkiyi alaşağı etmemiz gerekir. Yazar anlamın kaynağı değildir. Yalnızca, anlamı ve anlamlandırmanın sonsuz olanaklaını sınırlandıran işlevsel bir ilkenin görüntüsüdür. Anlamı mühürlediğimiz ve çoklaşmasına engel olduğumuz ideolojik bir figürdür.


Tüm bu söylenenlerin ışığında, halen geleneksel dans yazımı, dans yazını, koreografın anlam mühürleyici otoritesini görüyor olarak, özenin anlamı oluşturma ve sınırlamadaki varlığını tartışmanın sona ermediğini fark ediyoruz.

No comments yet

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: