Skip to content

Hareket Atölyesi gururla sunar: aHHval

Deniz Polat

Bu yazıda size Hareket Atölyesi’ nin son oyunu olan Ahhval’ i tabii ki anlatmayacağım ancak bendeki izdüşümünden bahsedebilirim, çünkü bütün o tatlı sürprizleri ile kendi kişisel tarihinizde özgürce gezinin isterim. Bu toplumu oluşturan bireyler olarak ne çok ortak noktamız var ve acı tatlı anılarımız. Kültürel aktarımın kadınlar üzerinden devam ettiği geleneksel toplumlardan, medya egemenliğindeki küreselleşen şehir toplumlarına doğru evrilirken, yine kadınlardan oluşan bu topluluk bizlere bir ara yüz sunuyor. Nesillerden nesillere aktarılan gerçek öyküler ve bizi biz yapan geçmişimiz, yüzleştikçe, kabul ettikçe bugünümüzü ve yarınımızı gerçekleştireceğimizi hatırlatan gözler…

Ahval de neymiş derseniz, haller, vaziyetler ve de oluşlar anlamına gelen, artık pek de kullanılmayan bir eski zaman sözcüğü, diye yanıtlayabilirim sizi. Zaten konu da geçmişimiz, kişisel olduğu kadar toplumsal belleğimiz, kendi eskimiz, pek de umursamadığımız içimizde birike gelenler. Hatta kedi pisliğini örter gibi gömmeye çalışıp unutmuş gibi, yaşanmamış gibi davrandığımız algılarımız, deneyimlerimiz, alt ve üst tarafı sinir hücreleri arasındaki elektrik zıplamalarımız… Her gün tertemiz bir dosya yaprağıyla hayata başlamayı isteyip de binlerce yılın ağırlığıyla cilt cilt birikmiş, cildimizden dökülen tozlar kadar gerçek geçmişimiz. Bu topraklarda yaşayan insanların gözleri kuyu kadar derin oluyor nedense, bunu başka ülkelere gittiğimde fark ediyorum. Her birimizin çok güzel anıları olduğu kadar da çok ağır acıları var yüreğinde, kemiğinde daha da derininde. Gerçekçi olalım, galiba acıları, hüzünleri daha çok. O yüzdendir ki filmlerin çoğunluğu bir kavuşamama haline kilitlenmiştir. Hep sanırdım ki sevgiliye kavuşamama, bir cinsel bastırılmışlıktır gidiyor alttan alta. Meğer ondan da vahimmiş durumumuz, aslında olay bir türlü kendin olamama hali imiş. Daha çocukluktan itibaren bir engellenmedir ki en nihayetinde oto sansüre dönüşür, kendi kendine işler.
Mitolojide bir kahraman vardır, koca kayayı dağın tepesine iten, bin bir zahmetle. Tam tepeye varmışken yuvarlanır gerisin geriye, sil baştan taşır koca kayayı dağa doğru, çünkü lanetlenmiştir tanrılar, tanrıçalar tarafından ve sonsuza dek bu işle cezalandırılmıştır. Geçmişiyle bağını koparmış bir insan ya da toplum da bende aynı etkiyi bırakıyor, sürekli sil baştan aynı hataları yapıp duran, yaşanmışlıklarından bir kazanç sağlamayan ve tekrar tekrar sonuçsuz acılar ve külfetlere katlanmak zorunda kalan… Bir terlikle bütün bunları hatırlamak mümkün demek, izlediğim kadınlar ifadesiz yüzleriyle aynı terliği sonsuza dek giyip çıkaracaklar mı?
Gelelim şu “engellenme” durumuna, doğduğumuz günden bugüne engellene engellene oluşan kişiliğimize atfen, bir kısır döngü içerisinde ömür denen diğer bir kısır döngüyü tüketiriz. Bence çocuklar görece daha bir özgürdürler, ne zamanki sosyalleşme başlar, o zaman yırtılma gerçekleşir ve yarık giderek artar, ergenliğin sonunda kişinin kendiyle özü arasında bir uçurum vardır. Zaten de hormonlar girmiştir devreye, üreme içgüdüsüyle toplumsal değerler arasında pinpon topuna dönmüştür genç, parasızlıktan ve imkânsızlıktan paralize olmamışsa çoktan. Ay çekirdeği çıtlatarak, tükürerek gezinmek bana hep o değersizleşme, önemsizleşme, sürüleşme hissiyatını verir, benliğini feda etmiş bireyin rahat ama anlamsız güven duygusunu…
Oysaki gerçek fakirliğimiz bir türlü kendi olamayışımızda yatar, kendini gerçekleştiremeyen insan sürekli bir mutsuzluğun pençesinde hem kendine hem de çevresine zarar verir. Kendini dinlemeyen insanın başkasını dinlemesini beklemek abesle iştigal etmek olur. Dolayısıyla körler sağırlar birbirini ağırlar, sonrasında çöp kamyonu temizlik yapar. Bütün o ağız dolusu lafların, şarkıların samimiyetsizliği de buradadır belki…
Hareket Atölyesi, bugüne kadar denemediği farklı bir teknik kullanıyor ve sözlü tarih çalışması olarak gurubun bireysel deneyimlerinden yola çıkılan bir okuma tiyatrosu yaratıyor. Oyun süresince kullanılan diğer metinler, şarkılar, sesler ve görsellikler de toplum belleğimizde var olan güçlü imgeler. Yüzünüzde derin bir gülümsemeyle geçireceğiniz bir saatin özelliği tüm bu acı tatlı imgelerin samimi, basit ama katmanlandırılmış halde size ulaşması. Katmanlar çok önemli çünkü bize aynı anda farklı okumalar gerçekleştirebilme imkânı veriyor. Düz bir oyuna, duygusal derinliği, ortak yaşanmışlığı sokabilmeyi sağlıyor. Zamanın akışıyla, tezatların varlığıyla her şey ağırlığını yitiriyor, hafifliyor ve dönüşüyor, aynı anda ya da üst üste binen sahneler, eş zamanlılığın büyüsüyle bize bunları yaşama şansı veriyor.
Benim favorim masa, sandalyeler ve askılık oldu, bakalım siz neyi seveceksiniz?
Kendi olmayı özleyenler için Hareket Atölyesi’ nin son oyunu, iDans kapsamında, 23 mayıs, Garajistanbul’ da, biletler çabuk tükenecek, acele edin…
No comments yet

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: