Skip to content

Abesle “İşgal”: Inhabitant’ın yaratıcıları ile söyleşi

Pesa and Sadie by Fırat Kuşçu

Söyleşi: Eylül Fidan Akıncı

Fotoğraflar: Fırat Kuşçu

 Son yıllarda kent ölçeğinde yaşam alanlarının neoliberal politikalar çerçevesinde müdahale ve şekillendirmeye maruz kalması Türkiye’de de başlı başına inceleme konusu haline geldi. İstanbul’un dört bir yanında hala sürmekte olan mutenalaştırma çalışmaları, 90’lı yılların geri dönen kabusu müteahhit salgını, tecrit topluluklarının şehrin tüm boşluklarını doldurması gibi meselelerin yanı sıra, şehrin sakinlerinin homojenleştirilmesi ve ortalamaya dahil olmayanların çevreye tasfiye edilmesi uzak tahayyüller olmaktan çıkıp gündelik hayatta  etkilerini hep beraber yaşadığımız yakıcı sorunlar halini aldı. Bunlara karşı tepki gösterme reflekslerimizi yeni yeni geliştirirken, dışardan bir bakışın kanıksadığımız ironiyi ayan beyan edip “espriyi kaçırması” iyi geldi: Güney Afrikalı sanatçılar Sello Pesa ve Vaughn Sadie, Johannesburg’da göçmen gruplarının mesken tutma mücadelelerine ışık tuttukları ortak çalışmaları Inhabitant. Geçtiğimiz yılki festivalde Life and Strive adlı işiyle tecrit topluluklarını inceleyen Mirko Winkel de ekibe danışman olarak eşlik etti. İstanbullu sanatçıların ve mahalleli göçmenlerin de rol aldığı performans bir muhitin nasıl sahneye dönüşebileceğinin de ilginç bir örneğiydi. Kamusal alanda altyapının ikamet edenlerle nasıl ilişkiler kurduğu üzerine çalışan görsel sanatçı Vaughn Sadie ile dansçı olmayan sanatçılarla beraber kendi dans tecrübesini sorgulayan Sello Pesa’nın yanı sıra “sahnede” Brian Mtembu ve Humphrey Maleka yer aldı. Gösteri mekanının belirlenmesinden önce, Berlinli sanatçı Mirko Winkel ve Güney Afrika’dan taze gözler ve sorular getiren ekiple söyleştik.

Özel bir projede çalışmanızı sağlayan buluşma noktası neydi?Sello Pesa: Tiyatrolarda kullanılan sahne ışığından farklı ışık ve mekanlara dair Vaughn’ın yaptığı atölyeler ilgimi çekmişti. Dansın dışında bir alanda çalışmak da dansı faha farklı şekillerde takdir edebilmemi sağladı. Vaughn Sadie: Atöyeler mekan odaklı olup Johannesburg’un özel bir kısmında yer alan kamusal alanlarda ışığın rolüne bakmaya çalışıyordu. Atölyede kurduğumuz diyalog sonra da devam etti. Performansta ışığın rolünün üstüne gitmeye dair karşılıklı bir ilgimiz vardı. Bir görsel sanatçı olarak dans ve tiyatrodan keyif alıyorum, ama daha da önemlisi şeylerin nasıl aydınlatıldığını merak ediyordum. Bunu incelemek açısından ortak çalışma yapmak benim için bir fırsat oldu. Üstelik belirli bir şeyi çözmek dışarıdan getirilmiş biri ya da sadece ışık tasarımcısı değildim, yapılan şeyin tam merkezinde yer aldım.

Sanıyorum gün ışığını da kullandınız. Doğanın bir parçası kabul ettiğimiz şeylere yaratıcı yaklaşımınız gerçekten çok ilgi çekici.’ın iDANS 05 kapsamında İstanbul için tasarlanmış versiyonu ile Dolapdere’deydiler.

V.S: Ortada ne varsa kullanıyorum. Belirli bir alanda halihazırda ne çok şey olduğunu unutuyor insanlar. O yüzden yaptığım mevcut olanları iyice anlayıp aralarından bazılarını belirginleştirmeye çalışmak. Bu açıdan ışık performansı aydınlatmanın yanı sıra kavramsal bir seçim; anlamlı bir obje, bir performansçı gibi dahil.

İşinizin adı “Inhabitant” (“Sakin”) mülk hakkı, sivil haklar, vatandaşlık gibi başka kavramları da çağrıştırıyor. Bu konulara dair işinizdeki katmanlardan söz edebilir misiniz?

S.P: Benim için bu iş yer kaplayan her şeyle ilgiliydi; insan, hayvan, obje… Nasıl yer kapladığımı öğrenmek istedim. Bu yüzden ikamet etmeye dair. Öte yandan Johannesburg’da barınak ihtiyacı olan çok fazla insan var, çoğu da Güney Afrika’ya gelen yabancılar. Ama Buşmanlar gibi yerli gruplar da var, umursamayan, dağlarda gezinen… Ya da barınak için adam öldürecek başka insanlar. Bütün bunlar bana ilginç geliyor. Dört duvarı olmayan farklı bir alan da kalmak için güzel bir yer olabilir aslında. Sadece o alanı işgal ve iskan etmen gerekiyor. Fakirlik mi yoksa seçim mi birilerini buna yöneltiyor, bunu anlamaya çalışmak ilginç. Bütün yanıtlara sahip değilim henüz ama bu iş sürecinde anlamlandırmaya çalışıyorum.

Bu Inhabitant’ın Johannesburg’dan sonraki ikinci performansı olacak. İstanbul’u seçmenizin sebebi nedir?

V.S: Aslında bir seçim yapmadık, iDANS Festivali bizi projeyi yapmamız için davet etti. İşteki fikirleri geliştirmek açısından ilk tercihimiz olur muydu bilmiyorum, ama yeni bağlamlarda araştırmalar yapmak için ilginç bir yer. Güney Afrika’ya alışığız, ama bu yeni alan farz ettiğiniz şeyleri kırıyor ve işin dayanak noktalarını anlamamızı sağlıyor. Her şehirde belirgin meseleler ön plandadır, ama her biri farklı biçimlerde görünür hale geliyor. Aşina olmayan hem ilgimizi çekiyor, hem de bizi zorluyor.

Buraya gelmeden önce araştırma yapmış mıydınız?

S.P: Festivalin daveti bize pratiğimizi, çalışma biçimimizi, sorduğumuz soruları, aldığımız kararları anlamamız için ilham verdi. Gelmeden önce araştırma yapılır, ama o mekana girene dek havada kalıyor. Orada olmalı, mekana girmeli, insanlarla konuşmalıyım.

Şehrin hangi kısımlarını gördünüz?

B.M: Tarlabaşı, Taksim, Asya yakası…

Mirko Winkel: Ataşehir, Aksaray, Kasımpaşa, Dolapdere, Şişli ve civarındaki orta sınıf mahalleler. Yürüyerek keşfettik buraları, bu da bol bol karşılaştırma yapmamızı sağladı.

V.S: Ofisinizde oturup bir sürü belge okuyarak sosyal karmaşa ve diğer meselelerle ilgili bilgi edinebilirsiniz, bu işin bir yönü. Ama bu tip bir performansta mekanı fiziksel olarak algılamak çok önemli. Sadece bilişsel bir araştırma bu projeye uymazdı. Eğer mekanı deneyimlemezseniz iş kimsede yankısını bulmaz. Kamusal alan veya sosyal pratiklerin nasıl bir topluluk oluşturduğuna dair bir sürü sosyal teori var. Eğer birinci elden tecrübe edinmezseniz hepsi anlamsız kalıyor. Dengeyi bulmak gerek.

Mirko Winkel’e de birtakım sorular yöneltmek isterim. Geçen yılki iDANS kapsamında yer alan, Anat Eisenberg ile birlikte yaptığınız “Life and Strive” deneyimi, Pesa ve Sadie’nin çalışmasına eşlik etme sürecinize nasıl yansıdı?

Mirko Winkel: Geçen seneki işte bunu karşılayabilecek küçük bir grup insan için yapılan yeni inşaatların sanallaşmış mekanlarıyla çalışmıştık. Böyle bir projeyle kıyaslandığında ilginç bir bilgi getirmiş oluyorum. Onların projelerini anahtar bir tanımlamayla anlatmak zor. Şehir içinde olan değişik pek çok konu işe malumat veriyor, fakat asıl mesele mekanda olup bitenler. Fakat bizim geçen yıl yaptığımız iş çok özel bir mekandaki özel bir konuya dairdi. Bu işse “mutenalaştırma”, “kapitalin şehirdeki dolaşımı”, “sınıf ayrımı” gibi kategorilerle tanımlanamıyor. Daha ziyade bir yere gidildiğinde kim ne zaman duruyor, neye bakıyor, ne kadar duraklıyor gibi anlık sorular etrafında şekilleniyor. Örneğin ben hızlı bir şekilde hareket edip duraklarken, Sello daha yavaş seyretmeyi tercih ediyor. Vaughn ise mekanlara dair daha kavramsal bir yaklaşıma sahip, hemen çerçeveye sokabiliyor. Bu iş tam da gittiğimiz yerlerdeki insanların algılarını bu şekilde özgürleştirmekle alakalı.

Peki ekip için Mirko’yla çalışmak nasıldı? Seçeneğiniz olsaydı yerel bir sanatçıyı mı tercih ederdiniz, yoksa Mirko gibi İstanbullu olmayan birini mi?

V.S: Bu bir tercih meselesi değildi. Yönlendirici olarak yerel sanatçılarla çalışmak çok farklı süreçler öneriyor, ama ben şehirde yaşamayan biriyle çalışmayı ilginç buluyorum. Farklı içgörüler sunuyor. O şehrin sakinleri sizi belli bir şekilde rehberlik edip özel bir hikaye veriyorlar. Şehirlerinin dışarıdan görünümlerinden çok korkuyorlar. Bir başkasının gelip onların çok aşina olduğu bir şeye dair iş yapmaları konusunda gerginler. Sanatsal edimler açısından mülkiyet ve vatandaşlığın etrafında daha büyük sorular var.

M.W: Şeyleri görme konusunda yerel bir sanatçının üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum, hatta tam aksine bazen körleşebiliyorsun. Sorular sormak ve naiflikle yaklaşmak daha önemli.

İstanbul’daki kamusal ve politik tartışmaları ne ölçüde takip ettiniz? Bunlara özel olarak değinecek misiniz, yoksa izleyiciyle daha özgün bir ilişki kurmak adına uzak mı kalmayı yeğlersiniz?

V.S: Dışarıdan bakan biri olarak bu konular hakkında tefekkürde bulunabilirsiniz ancak. Kamusal bir platformda insanlar adına konuşmak mümkün değil. Bu meseleler halihazırda yeterince yüklü ve bazen o bölgenin sakinleri bile kendi başlarına gelen şeylerin içeriğini tanımlamak, anlamlandırmakta güçlük çekiyorlar. Akademi ise bu konularda sadece çok özel yerlere odaklanma eğiliminde. Çoğu zaman gündelik olanı dışlıyorlar, bir fikri büyütüp şeylerin karmaşıklığını unutuyorlar. Biz tam da bu yaklaşımı önerebiliriz. Sıcak meseleleri estetik olarak ele alabiliriz, anlamlarını kavramsal seviyede görebiliriz, ama şeylerin nasıl değiştiğini tam olarak anlamamız mümkün değil.

Daha önceki temsiliniz nasıldı? Beklenmedik bir şeyler oldu mu?

V.S: Şaşırtıcı olaylardan biri, gösteriden bir gece önce prova aldığımız yerin 200 metre ötesinde bir araba kazası gerçekleşmesiydi. Son provamız polis tarafından gözaltına alındı! Şehrin tahmin edilemezliğini işimizde de bulduk. Bir de gösteri sırasında yanımızdan geçen bisikletçiler var ki o bölgede çok yaygın bir durum değildir. Bu şeyler sizi şaşırtıyor çünkü bakıyorsunuz, görmeye başlıyorsunuz.

H.M: Normalde oraya da uğrayan bir çöp toplayıcısı performans sırasında yaklaşmaya korktu örneğin, seyircilerden çekindiği için.

Performans için seçtiğiniz alan izleyicinizi şekillendirdi mi?

S.P: Johannesburg’da ne beklediğimizi biliyorduk. Mekan hem izleyicinin hissedip gözlemlemesine izin vermeli, hem de orada yaşayan insanları açmalı. Bu karar bizi “rahatsız” yerleri seçmeye yüreklendirdi, buralar herkes için sonuçta. Sanat vasıtasıyla mekanı insanlara açtıkça, birileri gerçekten ilgi göstermeye başlayabilir.

Mekanın sizi performans yapmaya sevk eden özellikleri neydi?

V.S: O mekan çok ilginçti; Johannesburg’un eski yarı-endüstriyel alanlarından biriydi. Büyük bir yatırımcı şehrin binalarını resmen satın alıyordu, yani kültür yoluyla mutenalaştırılan, zorlama bir sanat-bölgesiydi. Büyük kapıları güvenlik görevlileri tarafından korunan üç giriş var. Bizim “kuzey mahalle insanları” dediğimiz kişiler bu bölgeye geliyorlar, güzel bir zeytinlikten geçiyorlar, oturup kapuçinolarını içiyorlar, gelmişken William Kentridge’in stüdyosuna bakıyorlar… Öte tarafına baktığınızdaysa endüstriyi ve şehrin içinde hareket eden onca insanı görüyorsunuz. O mekanın karmaşıklığını anlayınca seçimimizi yaptık. Davet edilecek insanlar belliydi, kuzey mahallenin insanlarıydı, ama öte yana geçmek istemeyip sınırlar içinde kalmayı tercih edeceklerdi. Bu yüzden onları mekanın içinden geçirip aşina oldukları bir şeyin yanılsamasını ve konforunu verme fikri doğdu. Bölge, izleyicileri sorgulayacak, oradan her gün geçen insanlara mekanı açacaktı.

Peki İstanbul’da herhangi şaşırtıcı bir şeyle karşılaştınız mı?

S.P: Yemekler, sizinle laflayan insanlar… Bekar olsaydım kesinlikle İstanbul’da yaşardım! Çok meşgul ve harika bir dinamiği var.

B.M: Polisin her an gelip pasaportlarımızı kontrol edebileceğini söylemişlerdi ama henüz olmadı.

M.W: Aslına bakılırsa çok dostaneydiler. Bizimle sohbet edip hoş geldiniz dediler.

No comments yet

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: