Skip to content

biriken ile Yeni Oyunlarının Prömiyeri Öncesi Söyleşi

biriken_die-in-good-company©biriken_2

Söyleşi: Özge Derman

Melis Tezkan ve Okan Urun’un 2006 yılında oluşturdukları biriken, 6. iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali kapsamında 13 ve 14 Ekim tarihlerinde garajistanbul’da Ynt: İlt: beraberce ölmek adlı son projesinin ilk gösterimiyle seyirci karşısına çıkacak. Hisler, imgeler, multimedya, beden ve dil vasıtasıyla içine çekildikleri dünyalarını mekânlarüstü yansıtan biriken, daha önce de Yala Ama Yutma!’nın geciken ilk sunumunu 2010’da iDANS 04’de yapabilmişti. Önemli ve üretken tiyatro yazarı Özen Yula’nın yazdığı, dünyaya bir porno oyuncusunun bedeninde gelen bir meleğin dünyayı ve kendini kurtarma rüyasını anlatan bu oyunun karalama kampanyaları sonucu geciken ilk gösterim hikayesi, sanata sansür ve saldırının uzun sayfaları doldurduğu Türkiye sanat pratikleri tarihine son eklenen vakalardan olmuştu. Okan Urun ve Melis Tezkan’ın, Gülten Akın’ın şiirinden esinlenerek (Her şey birikir/sözler, düşünceler ve nesneler biçiminde) ismini koydukları disiplinlerarası toplulukları biriken’le iDANS 06’daki ilk gösterimi öncesinde, yapımcılığını da iDANS | Bimeras’ın üstlendiği son işleri Re: Fwd: die in good companyüzerinden devrim umudu, siyasi kaybolmuşluk ve sanatçı olarak bakış açıları üzerine söyleştik. 

Özge Derman: Üretim aşamasında ya da öncesinde sizi yaratmaya yönlendiren ya da etkileyen olgular nelerdir? Her ikinizin de biriktirdikleri öznel olgular mı yoksa toplumsal gelişmeler mi daha ön planda?

Öncesinde bizi ilgilendiren bir hissin peşine düşüyoruz genelde. Hemen tanımlanmasa da orada olan, ortak bir his. O his ve ona dair olan şeyleri düşünüyoruz. Bu  öncelikle  kişisel bir durum ve kişisel bir bakış açısından çıkıyor elbette; fakat nihayetinde toplumsal gelişmelerden soyutlanamayan bir ruh halimiz var. Dönüp dolaşıp bizi yine bulan konular, bazen uzak durmaya çalışsak da bizi kendine çeken olaylar var. Yeni işimizde bizi esinleyen Marguerite Duras’nın “kişinin her şeyden önce kendini kaybetmesi, tatlılığı kadar öfkesini de, sevme yetisi kadar nefret etme yetisini de…” diye tanımladığı siyasi kayıp hali aslında bizim her işimizde bir şekilde üstünde durduğumuz bir konu.

Re: Fwd: die in good company metniniz hızla değişen dünyaya karşı bir endişe hali, umutların tükenmişliği, sona yaklaşma ihtimali, hatta ihtiyacı hissiyatı veriyor. Bu kadar karamsar mısınız? İnsan tükendi mi sizce?

 İnsan tükenmiyor, tersine çoğalıyor. İnsan tüketiyor. Tüketiyoruz. Bu yeni bir şey değil ama giderek daha tedirgin edici bir durum. Üstelik bu artık pencerenin dışında, kapının ötesinde değil; bu, televizyon, bilgisayar, akıllı telefonun büyük ya da küçük ekranlarında her an bizimle olan bir hareket. Büyüyen ve içinde kaybolunan bir orman. Kentlerin ormanı, teknoloji ormanı vs. ne ad verirseniz verin o kadar sık ve yoğun ki çıkış yokmuş gibi geliyor. Bunun içine kendinizi bırakmak bir çözüm tabii, öte yandan bunu değiştirmeye, buna yön vermeye çalışmak da bir başka çözüm, ama elinin tersiyle her şeyi itmek de her an kulağımıza fısıldanan bir seçenek. İçinde bulunduğumuz şey karamsarlıktan çok oluruna bırakma, devrim umudu ve her şeyi sonlandırma fikri arasında gidip gelmenin yarattığı bir tür kaybolmuşluk hissi. Acaba her kuşak bu hisse kapılır mı -bir önceki kuşakların nostaljisinin de etkisiyle – yoksa bu sefer gerçekten de çıkış yok mu?

 İnsanlar umutsuzlukları sanal dünya içerisinde daha korkusuzca paylaşıp, dışarıdaki gerçek acımasızlıklardan kaçıyor mu? Son dönemlerde dünyada gözlemlediğimiz sosyal paylaşım ağları vasıtasıyla cesaret bulan devrimsel gelişmeleri de düşündüğümüzde sizce sanal dünya daha güvenli bir isyan ortamı yaratabiliyor mu?

Umutsuzlukların sosyal paylaşım sitelerinde ‘status, tweet, online petition, fwd e-mail’e kolayca dönüşebilmesi, vicdani bir rahatlamayla beraber birileriyle paylaşmış olma, belki de bir şeyin ucundan tutma hissini getiriyor. Bunun iz düşümü gerçek dünyada birer isyana ne ölçüde dönüşebiliyor? Çıkan isyanlar ne kadar umut doğurabiliyor? Bu soruların cevabı  muallak. Bir yerlerde bir şeyler oluyor, olabiliyor ama her sistem eleştirisi anında paylaşımın kolaylığıyla tüketilebilir birer nesneye de dönüşüyor.

Sanal dünya kendisinden beklenenin altında bir performans gösterdi devrim konusunda. Bir zamanlar hacker’ların dünyayı kurtarabileceğine, çağımızın saydam bir demokrasiyle yönetilebileceğine, internetin özgür bir ikinci dünya olabileceğine duyulan inanç git gide yok oluyor sanki.

Re: Fwd: die in good company  işinizden ne beklemeli izleyici? Beden ve metin kullanımı ne kadar ön planda? Mekâna bağımlı bir sahne performansı mı izleyeceğiz? İzleyiciyi katılımcı olarak da görebilecek miyiz?

Re: Fwd: die in good company ele aldığı konuların yanı sıra bir ‘double’ hikayesi. Sahnedeki iki beden birbirlerinin ötekileri. Dolayısıyla metin de beden de bu durumdan bağımsız değil. Zaten söz ve beden çoğu zaman birbirlerine zıt düşseler bile ayrılamayacak kadar da iç içe geçmişlerdir. Tıpkı oyundaki iki karakter gibi. Onlar kendisine has bir apartman dairesinin içinde yer alacaklar ama bu performansın dört duvar arasına kapanacağı anlamına gelmiyor. Sorunuz özelinde değil ama genel olarak ifade edersek izleyicinin katılımcı olmadığı bir performans zaten ‘gerçekleşmeyen’ bir performanstır.

2007 yılındaki people as places as people yerleştirme performansınızın mekân ve sanal dünya ile kurduğu ilişki yeni işinizde ne şekilde yer alacak?

People as places as people kişilerin nesneleşmesi ve mekânlaşmasının (özellikle sosyal paylaşım siteleriyle beraber) birer metafor olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmesi üzerine düşünüyordu. İnsanları, içlerine girilebilen odalar olarak hayal ediyordu.

Yeni işimizde, nesneler, alışkanlıklar, ve de neye alışıp neye alışmamamız gerektiğinin devamlı dikte edilmesi üzerine kafa yoruyoruz; buna paralel olarak unutamamak ve hatırlamamak üzerine de.

Mekân-kişi meselesi ise, kişinin gündelik yaşam alanlarıyla kurduğu ilişki ve bu ilişkilerin onun “özünün” tanımı oluverişi. Oyunda insanı iç içe geçmiş bir sürü alan olarak hayal ediyoruz; bunu yapmak için yine sanal dünyadan geçiyoruz -avatar’ı kullanıyoruz bir anlamda. Kişinin içinde bulundurduğu çeşitlilikleri ve tezatları kabul edip aslında bir olan iki sahne kişisi kurguluyoruz. Dolayısıyla “yer değiştirmeler”, Re: Fwd: die in good company’nin irdelediği önemli konulardan biri.

Yeni işinizde beraber çalıştığınız, destek aldığınız sanatçılar var mı?

Bu işte oyuncu olarak Gökçe Yiğitel’le çalışıyoruz ilk kez. Bilinen anlamıyla oyuncu arama fikri bize uzak gelen bir durum. Tanıdığımız, uyuştuğumuz, oyunun hayalini kurabileceğimiz biri Gökçe. Ona özgü olan şeylerin bu işle çok örtüşeceğini düşünüyoruz. Bir oyuncunun bir karakteri ne kadar iyi oynayacağı fikrinden çok oyuncunun varlığının oyuna ne kadar katkıda bulunacağı daha önemsediğimiz bir şey. Kim Ki O (Ekin Sanaç, Berna Göl) grubu oyunun müziklerini yapıyor. Dostluğumuzun yanı sıra yaptıkları işe de hayranlık duyduğumuz iki kişi.  Ayrıca oyunda, yine hayranlık duyduğumuz bir başka sanatçıdan alıntı yapıyor ve bu vesileyle onu anıyoruz. Kendisi, geçen sene kaybettiğimiz müzisyen-şair Gil Scott-Heron.

Türkiyeli performans sanatçıları olarak Türkiye’deki politik gelişmelerden ve gündelik hayattan ne derece etkileniyorsunuz? Her ikinizin de Fransa’daki eğitimlerinizden kaynaklanan dışardan bakış açılarına da sahip olduğunuz düşüncesiyle bunun işlerinize nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?

İçinde bulunulan coğrafya insanın bedeni ve dili üzerinde büyük bir etkiye sahip, ancak artık dünyanın neresinde olursanız olun, bir başka noktasındaki olay sizi gelip bulabiliyor, etkileyebiliyor. İyi ya da kötü anlamda siyasi, toplumsal gelişmeler tıpkı kişisel serüvenlerimiz gibi yaptığımız işe yansıyor ama nasıl olduğu biraz herkesin kendi algısıyla cevaplayabileceği bir şey olsa gerek.

Türkiye’de çağdaş sanat ve performans takipçilerinin çok da geniş bir kesime yayılmadığını biliyoruz. Anlaşılması zor olarak değerlendiriliyor çoğu zaman. Bunu aşabilmek, yeni izleyiciler kazanabilmek için sanatçıya bir görev düştüğünü düşünüyor musunuz?

Yaptığımız işlerin kaç kişiye, kimlere ulaştığı, tabii ki üzerine düşündüğümüz bir konu. Sanatın dışarıdaki gerçek dünya üzerinde etkisinin olup olamayacağı da. Burada görev sanatçıdan çok, kültürel anlamda bir strateji üretmesi ve bunun üzerine düşünmesi gereken politikaya düşüyor. Kültürel politikalar sadece siyasi kişiler tarafından değil, aynı zamanda festivaller, tiyatrolar, sergi mekânları, dernekler vb. tarafından üretilir. Sanatçı yaptığı işin üzerine toplumun bir çok kesiminden insanın düşünmesini, projesinin çok insana ulaşmasını dileyebilir; ancak bu benim görevim diye kendi pratiğinden feragat etmez, ya da şöyle diyelim, bizce etmemeli.

Maddi zorluklar ya da zorunluluklar çalışmalarınızı ne boyutta etkiliyor? Sponsor desteği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir şey üretmek istediğimizde parayla olan ilişkimizi her defasında yeniden gözden geçiriyoruz. Maddi zorluğa rağmen iş üretiliyor ama bu defa maddi zorunluluk devreye giriyor. Maddi zorluk insanın hayalgücünü harekete geçirirken maddi zorunluluk ise hayalgücüne ket vurmak demek. Bu noktada ‘eldeki imkânlarla üretmek’ bazen yaratıcılığı geliştirirken, bunun çok uzun sürmesi ise sizi zamanın gerisine, uluslararası anlamda sahne üretiminin dışına sürüklüyor. Öte yandan Türkiye’deki üretim koşullarını destekleyici sahnelerin yokluğu ya da azlığı konusu yine maddi zorunluluğun bir türevi. Sponsor desteğinden öte, festivallerin ve mekânların Kültür Bakanlığı’ndan ya da yerel yönetimlerden doğrudan destek almalarının ve bu desteği de sanatçıların yapımlarına yönlendirmelerinin gerekli ve acil bir durum olduğunu düşünüyoruz. Herkesin kendisinin yapımcısı olduğu bir durum sağlıklı değil. Bunun sanatçıya özgürlük alanı açacağı düşüncesi bir yanılsama. Özellikle sahne sanatlarında bu durum özgür üretimi gişe kaygısının izin verdiği ölçüde teşvik ediyor. Bu nedenle mekânlar ya da prodüksiyon merkezleri vasıtasıyla sanatsal üretimin desteklenmesi daha doğru gibi. biriken olarak hep şöyle bir şansımız oldu; bazen parasal bazen de mekânsal anlamda Fransız Kültür Merkezi, Bilgi Üniversitesi, Galata Perform gibi kurum ve kuruluşlar işlerimize destek oldular. Re: Fwd: die in good company’nin prodüksiyonunu ise tamamen Bimeras-iDANS üstleniyor.

Son dönemlerde beğendiğiniz, etkilendiğiniz veya ilham aldığınız çağdaş sanatçı, performans sanatçısı, dansçı, koreograf, yazarlar kimlerdir?

Son senelerde özellikle irdeledikleri konular, oyunculuk üslubu ve sahneleme biçimleri açısından Hollanda ve Flaman ekolünden gelen Kassys, Toneelgroep Amsterdam, Needcompany gibi grupları beğeniyoruz.

Plastik sanatlarda Nevin Aladağ, Dias & Riedweg bizi son dönemlerde etkileyen isimler.Ayrıca Re: Fwd: die in good company’ninoluşumu sırasında (pek “çağdaş” olmayacak ama) Marguerite Duras’ın yanı sıra George Perec’in Espèces d’espaces (1974) kitabının, Tezer Özlü’nün “Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün.” cümlesinin, hip hop ve arabeskin etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

(Bantmag‘ın 12. sayısında yayımlanmıştır)

No comments yet

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: