Skip to content

Posts from the ‘Inceleme / Review’ Category

Valsin Minimal Sarhoşluğu – Michèle Anne de Mey’den “12 Basit Vals”

Aylin Kalem

Sahne boşken Bonnie Tyler’ın “Total Eclipse of the Heart” adlı parçasının “Turn around” giriş sözlerini duyuyoruz. Önce erkek dansçı içeri giriyor, kenarda duran banka oturuyor. Sonra hemen ardından kadın dansçı yanına gelip oturuyor ve beraberce şarkıyı dinliyorlar. Sessizlik olunca ikisi sahnenin bir noktasında karşılıklı yerlerini alıyorlar. Yeni bir vals melodisi ile yerde çizilmiş bir çemberin üzerinde ters yönde basit vals adımıyla ilerliyorlar. Ve çemberin iki noktasında birleşip yeniden ayrılıyorlar; yörüngeye girmiş iki gezegen gibi.

İkinci melodi başlarken erkek banka oturuyor. Bu kez sadece kadın dansçıyı başka bir vals adımıyla tek başına çemberin üzerinde saat yönünde çepeçevre ilerlerken görüyoruz. Kimi zaman sendelese de aynı dönüş adımıyla tüm şarkıyı tamamlıyor. Şarkı bitince bu kez erkek dansçı kalkıyor, kadın dansçı bankta dinleniyor. Yine ¾’lük, bu kez bir rock parçası üzerine erkek dansçıyı aksi saat yönünde başka bir adımla izliyoruz. Şarkı tamamlanırken o da dengesini kaybediyor. Kadın ayağa kalkıp ona dengesini yeniden bulması için yardım ediyor. Biraz duruyorlar. Ardından birbirlerine sarılarak başka bir melodiyle bu kez bir çift olarak yine çemberin üzerinde bir başka vals adımına başlıyorlar. Read more

“Nothing Can Surprise Us” – Andrea Bozić

by Kaya Genç

How does one survive in a given world leading to catastrophe. Not as a question mind you, the sentence is written as an observation. And if one learns to survive how about a trio struggling for existence? We have seen Nothing Can Surprise Us this morning or was it night, impossible to tell. Of course it is perfectly clear that we were in the position of a fetus looking out to the world. In the dark auditorium the first image was that of a little screen partly blocked by a cameraman. The Holy Trinity appeared on the stage: the Father, the Son and the Holy Spirit. On screen, images of Das Boot created the initial habitus for us. Supposedly it was under water and supposedly it was ‘in’ a submarine. How does one behave under water ‘in’ a submarine. Once again, not as a question but as an observation. Andrea Bozić had sent some shock waves to the stage –the Creator reminded us of an ‘out there’. Locked in the auditorium it is always problematic to name that ‘out there’. It is an Abstraktion: Remember Belgrade, remember Kusturica’s Underground, once one steps into an air-raid shelter, outside becomes pure abstraction until the moment one gets out. Here inside everything can surprise us… And now please can you remember Belgrade, remember the air-raid shelters, remember Nothing Can Surprise Us day when we used to act as if the catastrophe of ‘out there’ had just happened and once we acted the way we did then nothing could surprise us. All the shocks of the ‘out there’ transformed into ‘had been shocks’. All of them past as they were represented and acted out.

Kindly observe that the submarine of Das Boot is a phallic ‘inside’ surrounded by waters of consciousness. The sea of Solaris on the other hand is the sea of consciousness and waves à la Woolf shape, form and recreate in the smithy of the world-soul the uncreated conscience of our race. Locked into a scientific station and a scientist’s body, Kris is surrounded by an ‘out there’ physically recreating the ‘in there’. And this morning or was it night, Bozić placed Das Boot into to the ocean of Solaris as our position of fetus emerged once more. The horrible noise of the external gave meaning to the visible as if the meaning of the visible ‘in here’ was directly connected to the presence of ‘out there’. Locked in their bodies, Roy, Leon, Zhora and Pris faced a similar ambivalence. What was in them that made them unique? Was there an ‘in them’ or was the ‘in them’, that famous ghost in the machine, a fallacy? Deckerd feels that it is a fallacy but he is one of the highly developed models and perhaps believes still in a ghost in his machine. On stage the Holy Trinity move around representations and it was perfectly clear to us that those representations served a specific purpose. Hollywood always makes slaves of us. The aesthetics of an US film, of Blade Runner imposes the super-imposed images on the viewer as if the film itself is a British destroyer firing torpedoes to the viewer.

Hitchcock’s Birds imagines the ultimate rape-scene. As the phallic seagulls attack the peaceful ‘in here’ it becomes increasingly clear that ‘in here’ is not so peaceful at all. George Tomasini edited that film –he was also editor of Psycho. Now we are given the chance to remember the differences in film-styles. Two Hollywood films and a Soviet film and a German film all create man in the image of Survivor. World War II has ended; air raids and torpedoes are gone and yet gone only for the ‘inside’ of the First World. For US they are over but for us they are the ‘out there’ still. Remember Belgrade, remember Europe, remember how the bloodshed had been organised by the dominant political forces. In Iraq air-raids had been ‘out there’ for a long time as the US organised a plan of mass destruction for the rebels of the Middle East. In Istanbul one remembers the raids of military junta –backed once more by the US. People locked themselves into hidden rooms and then there was a knock on the door. One had to feel like Macbeth and yet theywere the killers…

Hollywood is the natural ally of the foregoing aesthetic-ethic imperialism. The ‘out there’ is increasingly a force for mass deportation. This morning or was it night, we were all forced into the auditorium and in the position of a fetus you and I and we once more experienced the ‘in here’- ‘out there’ dichotomy. How does one survive in a given world leading to catastrophe? This time with a question mark.

TRIO JOUBRAN

Le Trio Joubran’ı Utah’taki Sundance Enstitüsü’nde ders verdiğim sıralarda keşfettim. İsrailli genç bir besteci Filistinli bir belgesel film yönetmeniyle eşleştirilmişti. Bu filmin konusu üç ud ustasının samimi bir portesiydi. Müzik kariyerlerinin günümüz İsrail ve Batı Şeria’nın inanılmaz karmaşık sosyal ve politik ortamında nasıl geliştiğiyle ilgiliydi. Her türlü engele rağmen, bu esin dolu ve tutkulu müzisyenler ruhumuza dokunan, cesaret dolu, ışıltılı müzikleriyle kalp atışlarımızı hızlandırıyor. John Adams, Carnegie Hall Programı (01.2006 carnegiehall.com)

Read more

Beyaz fonda ‘tam tersi’, ya da yumuşakçanın estetiğine dair…

Eszter Salamon’dan ” What a body you have, honey “

Chris Mag

Eszter Salamon’un solosu ilk bakışta, geç kalmış bir minimalizmin ve yapıbozumunun avatarı gibi duruyor. Seyirci salona girdiğinde sahnede, beyaz bir fonun üzerinde beyaz bir yorganın varlığı (bunun dışında bomboş bir dekor), muflon bir kardan adam görüntüsünü andırıyor; cinsiyetten arındırılmış ve hatta yüzü bile olmayan bu kişilik, bedenin iki uçtaki jestlerinin benzerliğiyle, birinden bir diğerine geçiyor; yüzü ve tersinin belirleyici tüm diğer işaretleri dansçının bedenini sarmalayan muflon içinde kayboluyor.

Mutlak bir sessizlik fonunda ağır ağır gösterilen tüm bunlar, bilinen kavramsal engeller nedeniyle biraz yorucu olabilirdi, eğer birdenbire yeni bir boyuta dönüşmemiş olsaydı. Bu kardan adam örtünün altında yavaşça kayarak dönüyor (yüzden mi sırttan mı ne taraftan pek belli olmadan, dolayısıyla da biraz acayip bir biçimde), yerde ilerleyen örtünün altında, garip ve yavaş jestlerden sonra, kardan adamın kabuğunun parçaları azar azar yitmeye başlıyor, önce yukarısı sonra da aşağısı. Çağdaş dansta insan merkezcilik ve morfik bir yapıbozumunu devam ettirirken aynı zamanda da solisti bir yumuşakçaya dönüştürmek ne kadar da ince ayarlı ve muazzam bir fikir! Read more

Visitations: Kürasyonla doğan bir parça

Aylin Kalem

DANS’ta, çağdaş koreografi yazımını araştıran, sorgulayan, yeni öneri getiren çalışmalardan biri de Julia Cima’nın Visitations’ı. Her ne kadar, genel bakışta, klişeleşmiş ya da dans çevresinde herkesçe bilinen bir hareket dağarcığı sunsa da, Cima aslında bir dansçının kendi disiplininin tarihiyle ve kendine biçtiği mirasıyla yüzleştiği, neredeyse bir küratör gibi derleyip kendi bedeniyle sunduğu bir çalışma sergiliyor. 20. yüzyıl modern ve çağdaş dansının yapı taşlarına bir seri ziyareti şeklinde, dansın belleğini oluşturduğu bu sergisel çalışmada Valeska Gert, Isadora Duncan, Vaslav Nijinsky, Tatsumi Hijikata, Merce Cunningham, Maurice Béjart, Dominique Bagouet gibi koreografların parçalarını ve hareket dağarcıklarını yeniden ele alıp yorumlayarak yeni bir dramaturjiyle, bugün içerisinde değerlendiriyor. Dans tarihinin kendi bedeniyle bir ‘okuma’sını yapıyor. Read more

aKabı nihayet İstanbul’da sahneleniyor…

Aylin Kalem

Türkiye’deki çağdaş dansın öncü ismi Aydın Teker’in aKabı adlı uluslararası ortak yapımı 2005 yılından beri Avrupa’nın çeşitli festivallerinde sergileniyor, Türkiye’den bir çağdaş dans örneği olarak ilgiyle kabul görüyor. Türk seyircisi ise nihayet iki yıl gecikmeli olarak bu çalışmayı izleme fırsatını 23 ve 24 Eylül’de yakalayacak. aKabı Bimeras Kültür Vakfı’nın düzenlediği iDANS çağdaş dans ‘solo’ festivalinin açılış gösterisi olarak programda yer alıyor.

aKabı’nın yapımı Bimeras (İstanbul), Alkantara (Lizbon) ve Spielzeiteuropa Berliner Festspiele (Berlin) işbirliğiyle gerçekleştirildi. Provalar yaklaşık iki yıl sürdü. Aydın Teker dansçılarıyla bir tür laboratuar niteliğinde bir çalışma süreci yaşadı. Teker, öncelikle üretim sürecine ortaya bir sorun koyarak başladı ve bundan sonra da birlikte bu sorunla başa çıkma yöntemleri geliştirdiler.aKabı’nın temelini bu sorun oluşturuyor: Yüksek ve alışılmışın dışında şekillenmiş platformda ayakkabılar. Değil hareket etmek üzerinde durabilmenin bile güç olduğu bu ayakkabılar dansçıları oldukça zorlamış: bu ayakkabılar protez niteliğinde eklemlenmişler, dansçıların kasları bu ağır uzuvlarla biçim değiştirmiş, bedenlerinin algısı değişmiş, fiziksel ve duygusal olarak çöküş yaşanmış ve ortaya oldukça ‘garip’, ‘yabancı’ hareket tekniği olan yaratıklar çıkmış.  Read more

Bedenin Hafızası – Arşiv olarak beden: Shirtologie (Jérôme Bel)

Gurur Ertem

“Herkes tişört çıkarabilir. Üstelik, komik bile değil!”

Kibirli bir seyirci,

Royal Opera House Clore Stüdyosu, Londra

Jérôme Bel Shirtologie’ de kimi diğer işlerinde olduğu gibi “ad koymanın” kudreti ile her tarafa yayılmışlığı ve çeşitli sözdizimsel oyunlar üzrerinde ısrar ediyor. Dilin bedeni oluşturan diğer organik, anatomik, duyusal olan unsurlar kadar bedene nüfuz etmiş olan ve dolayısıyla maddeselliğine katkıda bulunan bir gerçeklik olduğunu öneriyor.

Shirtologie beden ve dilin birbirleriyle içiçe geçerek öznelliği nasıl oluşturduğunu gösteriyor. “Dansçı” Frédéric Seguette, bir striptizci edasıyla sessiz ve davetkâr, üç bölüme ayrılmış bu yirmibeş dakikalık solo boyunca üzerinde çeşitli logolar, sloganlar ve reklamlar bulunan kat kat tişörtü lahana soyar gibi bir bir çıkarıyor. Toplumsal hafıza ile kişisel tarihçenin kesişim noktasının “vücut bulduğu” bu soloda, dansçının bedeni çok katmanlı bir “yazıtlar yüzeyinin” mürsel mecazı olarak ortaya çıkıyor. Foucault’nun bedeni “olguların [kazınarak] yazıldığı (dil tarafından izi sürülen ve fikirlerle kovalanılan bir yüzey, ayrışık (özsel bir bütünlük illüzyonunu benimseyen) bir benliğin zemini ve daimi bir çözünme içersinde bulunan bir hacim olarak tasvirini hatırlatıyor.[1] Read more