Skip to content

Posts from the ‘Dil Seçeneği / Language Selection’ Category

Yann Marussich’ten Sanatla Bilimin Buluştuğu “Bleu Remix”

Aylin Kalem

Cenevreli sanatçı Yann Marussich, daha önce pek çok kez Türkiye’de performans, atölye gerçekleştirmiş ve sanatsal işbirliğinde bulunmuş biri. 1999’da Türkiye’de Assos Festivali’nde Mustafa Kaplan, Filiz Sızanlı ve 13 çocuğun katıldığı, alkolizm ve intihar temalarını işlediği Dolmuş adlı bir performans, 2004’te “Otoportre Üzerinden Hareketin Dramaturjisi” konulu bir atölyenin ardındanMorsures adlı performansını gerçekleştirmişti. Vito Acconci’nin 1970 yapımı Applications adlı video performansı üzerine bir çeşitleme olan Morsures seyircilerle, geçmişteki sanatçılarla ve sanatçının kendisiyle sürekli bir diyalogu amaçlayan ve ısırıkların bedende bıraktığı izlerin şiirsel bir yaklaşımıydı.

Marussich’in performansları veya beden yerleştirmeleri dansı ve hareketi sorgulayan nitelikte. Durağan bir bedenin dans etmesi mümkün mü sorusuna Marussich evet diye cevap veriyor. Seyirciye hazır bir hareket sunmaktansa duran bir bedenin yüzeyindeki hareketi, seyircinin kendisi için bulmasını yeğliyor. Dolayısıyla, performansları bedenin çeşitli durumlarda ve konumlarda canlı bir heykel olarak gösteri-dışı bir çizgide var olması üzerine. Read more

deufert +plischke

Neşe Ceren Tosun

Thomas Plischke ve Kattrin Deufert 2001 yılından bu yana birlikte yürüttükleri fotoğraf, video, metin ve performans çalışmalarını deufert + plischke ismi ile imzalıyorlar. Disiplinlerarası çalışmaları ve medya kullanımları ile öne çıkan çift, eserlerinde çokça yararlandıkları fiziksel benzerliklerinin yanı sıra, yaklaşımları arasındaki benzerliği özetlercesine birbirlerini ‘biyolojik olmayan ikizleri’ olarak tanımlıyorlar. Travma, tecavüz, cinsiyet değişikliği, toplumsal cinsiyet, , melankoli, ensest gibi konularda daha önce çalışmalar yapan çiftin “Europe Endless” ve “Songs of Love and War” adlı işlerinde kullanacakları kısa filmleri de hafıza olarak beden-toplumsal beden-özel ve kamusal beden üzerine düşsel görüntüler ve şiirsel metinler eşliğinde düşündürtüyor. Read more

Annika Krump, Palma Kunkel Nam-ı Diğer “Lalu” yu Sunar…

Deniz Polat

Christian Morgenstern, 1871-1914, Alman kültüründe az rastlanan bir “nonsense”, anlamsız şiirler üstadı ve performansçımız Annika Krump onun “Galgenlieder” kitapçığından seçtiği şiirleri yorumlayarak düşsel bir atmosfer yaratıyor. İnternet ortamında şiirlerin İngilizce tercümelerini bulmak mümkün, Annika Krump’un yarattığı işse oldukça girift. Nedeni Alman kültürünün tüm birikimini ters yüz ederek günümüze uyarlaması. Onun işinin derinliğini anlamak için Alman eğitiminin ve dilinin kıvrımlarından geçmiş olmak hayli önemli. Tabii ki müzikal kültürünün de… Klasik batı müziğinin temellerini yaratan bu kültür, aynı zamanda acımasız eleştirinin, sinik bir mizah anlayışının ve bunun sahnede ve çağdaş müzikte “sprechstimme” (konuşma sesiyle müzikal oyunlar, olarak tercüme edebilirim) denen bir üslupla işlenişinin de mucidi. Sahne dünyasında iyi bilinen Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sındaki müzikal ve sözel dinamizmi düşünün. Read more

Ong Keng Sen / The Continuum: Beyond The Killing Fields

Beliz Demircioğlu Cihandide

“The Continuum: Beyond The Killing Fields” olayları, tarihleri ve yerleri hatırlamakta zorlanan fakat Kamboçya’ya ait klasik saray dans ve şarkılarını hiç unutmayan 76 yaşındaki Em Theay’ın gerçek hikâyesi üzerine kurgulanmış bir eser.

Hem belgesel hem de deneysel bir performans olarak sahneye konulan işte yönetmen Ong Keng Sen, 1975-1979 yılları arasında Pol Pot yönetimindeki Kamboçya Komünist hareketi (Khmer Rouge olarak bilinen) sırasında yaşanan zorunlu çalışma, açlığa mahkûm edilme, işkence ve idam dönemini ele alıyor. Ölü sayısının yaklaşık 1,5 milyonu bulduğu, eski rejim ve sarayla ilişkisi olan herkesin öldürülecek bir hedef olarak görüldüğü dönemde çok sayıda sanatçı da hayatını kaybediyor. Gösteri sanatları ile uğraşan sanatçıların saray ile olan direkt bağlantıları nedeniyle sadece %10’unun hayatta kaldığı tahmin ediliyor. Bu %10’unun içerisinde bulunan Em Theay’in hikâyesini ve danslarını, nefesini hissedebilecek kadar yakın bir mesafede dinleyip, onun geçmişi ve şimdisiyle aynı mekânda bulunmak seyirciyi sanki bedeniyle beraber başka zamanlar arası bir yolculuğa çıkarıyor. Read more

Müziğin Hafifliği

Thierry de Mey’den “Light Music”

Aylin Kalem

Besteci ve film yönetmeni Thierry de Mey özellikle Anne Teresa de Keersmaeker’in Rosas danst Rosas adlı çalışmasının film versiyonunun yönetmeni ve bestecisi olarak dans camiasında biliniyor. De Keersmaeker dışında Wim Vandekeybus ve kardeşi Michèle Anne de Mey’in çalışmalarına da katkıda bulunmuş minimal yaklaşımıyla dikkat çeken bir sanatçı.

“Light Music” harekete duyarlı teknolojiler sayesinde bilgisayar yoluyla üretilen görsel bir müzik performansı. Hızölçerler sayesinde hareket ses üretirken aynı zamanda da hareketi işlenmiş görsel malzeme olarak görebiliyoruz. Bedenin sese ve görsele entegre edilmesi fikri 60lardaki performans sanatı işlerini de hatırlatıyor. Jackson Pollock’ın “action painting”leri gibi jestlerinin izlerini görsel malzemeye bırakıyor.

“Light Music”te hareket arayüze dönüşüyor. Hareketin detaylı ölçümü sayesinde basit bir hareket değişimi sessel olarak büyük farklar yaratabiliyor. Duyular arası ilişkinin de altı çiziliyor. Beden hareketi yoluyla ses ve görsel malzeme arasında doğrudan ilişki kuruluyor: görerek duymak ya da duyarak görmek arasındaki oyunsallık vurgulanıyor.

“Light” ingilizcede hem ışık hem de hafif anlamına da geldiğinden müziğin herhangi bir müzik enstrümanıyla değil sadece bilgisayar yoluyla üretildiğine de atıfta bulunuyor. Müzik ışıkla üretiliyor, görsele çevrilerek hafifletiliyor.

Nasıl bir orkestra şefinin el, kol ve üst-beden jestleri orkestra üyelerinin enstrümanlarını çalmalarında yol göstererek bir müziğin oluşmasını sağlıyorsa, burada da yine jest bu kez bilgisayardan ses üretilmesine neden oluyor. Bir yandan sahnede bulunan beden bir orkestra şefine benzetilebileceği gibi diğer taraftan da müziğini icra eden bir solo müzik performansçısı olarak da algılanabiliyor.

Bu çalışma ilk elektronik müzik aleti olarak kabul edilen 1919 tarihli teremin’i de hatırlatıyor. Manyetik alan oluşturarak icracının boşlukta elini gezdirmesiyle oluşan ses… Ya da 80’lerde bilgisayar yoluyla hareketin algılanarak üretildiği müzik sistemi olan David Rokeby’nin VNS (Very Nervous System) adlı enstalasyonu… “Light Music” ise hareketi ışıkla algılayıp görsele dönüştürerek müziği oluşturmasıyla pek çok seviyede anlam üretiyor.

İmajlar hareketin sürecinde bir derinlik de sunuyor. İmajlar sese bağlı olarak karanlıkta yavaşça yok olurken her yeni ses/jestin gelişiyle ortaya çıkan net imajlar görsel malzemeye de zamansallık katıyor. Ses görsel yolla uzayda mekân oluşturuyor.

Thierry de Mey “SILENCE” kelimesini oluşturan harfleri de jestlerle çizerek sanki sesi sessizlikte de algılamayı öneriyor. En sonunda ise Nietzsche’nin bir sözünü el hareketleriyle adeta dilsiz alfabesi gibi resmederken bunun görsel karşılığını da dramatik bir jest olarak projeksiyonda görüyoruz. You need chaos in your soul to give birth to a dancing star (Dans eden bir yıldız oluşturmak için ruhunda kaos olması gerekir) sözüyle performans sona eriyor.

Valsin Minimal Sarhoşluğu – Michèle Anne de Mey’den “12 Basit Vals”

Aylin Kalem

Sahne boşken Bonnie Tyler’ın “Total Eclipse of the Heart” adlı parçasının “Turn around” giriş sözlerini duyuyoruz. Önce erkek dansçı içeri giriyor, kenarda duran banka oturuyor. Sonra hemen ardından kadın dansçı yanına gelip oturuyor ve beraberce şarkıyı dinliyorlar. Sessizlik olunca ikisi sahnenin bir noktasında karşılıklı yerlerini alıyorlar. Yeni bir vals melodisi ile yerde çizilmiş bir çemberin üzerinde ters yönde basit vals adımıyla ilerliyorlar. Ve çemberin iki noktasında birleşip yeniden ayrılıyorlar; yörüngeye girmiş iki gezegen gibi.

İkinci melodi başlarken erkek banka oturuyor. Bu kez sadece kadın dansçıyı başka bir vals adımıyla tek başına çemberin üzerinde saat yönünde çepeçevre ilerlerken görüyoruz. Kimi zaman sendelese de aynı dönüş adımıyla tüm şarkıyı tamamlıyor. Şarkı bitince bu kez erkek dansçı kalkıyor, kadın dansçı bankta dinleniyor. Yine ¾’lük, bu kez bir rock parçası üzerine erkek dansçıyı aksi saat yönünde başka bir adımla izliyoruz. Şarkı tamamlanırken o da dengesini kaybediyor. Kadın ayağa kalkıp ona dengesini yeniden bulması için yardım ediyor. Biraz duruyorlar. Ardından birbirlerine sarılarak başka bir melodiyle bu kez bir çift olarak yine çemberin üzerinde bir başka vals adımına başlıyorlar. Read more

“Nothing Can Surprise Us” – Andrea Bozić

by Kaya Genç

How does one survive in a given world leading to catastrophe. Not as a question mind you, the sentence is written as an observation. And if one learns to survive how about a trio struggling for existence? We have seen Nothing Can Surprise Us this morning or was it night, impossible to tell. Of course it is perfectly clear that we were in the position of a fetus looking out to the world. In the dark auditorium the first image was that of a little screen partly blocked by a cameraman. The Holy Trinity appeared on the stage: the Father, the Son and the Holy Spirit. On screen, images of Das Boot created the initial habitus for us. Supposedly it was under water and supposedly it was ‘in’ a submarine. How does one behave under water ‘in’ a submarine. Once again, not as a question but as an observation. Andrea Bozić had sent some shock waves to the stage –the Creator reminded us of an ‘out there’. Locked in the auditorium it is always problematic to name that ‘out there’. It is an Abstraktion: Remember Belgrade, remember Kusturica’s Underground, once one steps into an air-raid shelter, outside becomes pure abstraction until the moment one gets out. Here inside everything can surprise us… And now please can you remember Belgrade, remember the air-raid shelters, remember Nothing Can Surprise Us day when we used to act as if the catastrophe of ‘out there’ had just happened and once we acted the way we did then nothing could surprise us. All the shocks of the ‘out there’ transformed into ‘had been shocks’. All of them past as they were represented and acted out.

Kindly observe that the submarine of Das Boot is a phallic ‘inside’ surrounded by waters of consciousness. The sea of Solaris on the other hand is the sea of consciousness and waves à la Woolf shape, form and recreate in the smithy of the world-soul the uncreated conscience of our race. Locked into a scientific station and a scientist’s body, Kris is surrounded by an ‘out there’ physically recreating the ‘in there’. And this morning or was it night, Bozić placed Das Boot into to the ocean of Solaris as our position of fetus emerged once more. The horrible noise of the external gave meaning to the visible as if the meaning of the visible ‘in here’ was directly connected to the presence of ‘out there’. Locked in their bodies, Roy, Leon, Zhora and Pris faced a similar ambivalence. What was in them that made them unique? Was there an ‘in them’ or was the ‘in them’, that famous ghost in the machine, a fallacy? Deckerd feels that it is a fallacy but he is one of the highly developed models and perhaps believes still in a ghost in his machine. On stage the Holy Trinity move around representations and it was perfectly clear to us that those representations served a specific purpose. Hollywood always makes slaves of us. The aesthetics of an US film, of Blade Runner imposes the super-imposed images on the viewer as if the film itself is a British destroyer firing torpedoes to the viewer.

Hitchcock’s Birds imagines the ultimate rape-scene. As the phallic seagulls attack the peaceful ‘in here’ it becomes increasingly clear that ‘in here’ is not so peaceful at all. George Tomasini edited that film –he was also editor of Psycho. Now we are given the chance to remember the differences in film-styles. Two Hollywood films and a Soviet film and a German film all create man in the image of Survivor. World War II has ended; air raids and torpedoes are gone and yet gone only for the ‘inside’ of the First World. For US they are over but for us they are the ‘out there’ still. Remember Belgrade, remember Europe, remember how the bloodshed had been organised by the dominant political forces. In Iraq air-raids had been ‘out there’ for a long time as the US organised a plan of mass destruction for the rebels of the Middle East. In Istanbul one remembers the raids of military junta –backed once more by the US. People locked themselves into hidden rooms and then there was a knock on the door. One had to feel like Macbeth and yet theywere the killers…

Hollywood is the natural ally of the foregoing aesthetic-ethic imperialism. The ‘out there’ is increasingly a force for mass deportation. This morning or was it night, we were all forced into the auditorium and in the position of a fetus you and I and we once more experienced the ‘in here’- ‘out there’ dichotomy. How does one survive in a given world leading to catastrophe? This time with a question mark.